SARI ZARFLAR’A DAİR BİR ÇİFT KELAM
Berlin Film Festival’inde herkes İlker Çatak’ın Emin Alper gibi niye konuşmadığını sorgulamıştı. Öyle ya, niye Berlin Film Festivali Yönetimi’nin sansür yanlısı tutumunu eleştirmemişti? İsrail gibi terörü bir yöntem haline getiren devletin, Filistin halkını çoluk çocuk demeden katletmesine niye ses etmemişti?
İlk bakışta, bu eleştirilerin doğru olduğu sanısına kapılıyor insan. Değil sadece Filistin’de, dünyanın her tarafında emperyalist haydutluğun hüküm sürdüğü, devlet başkanlarının‚ kibirli beyaz adam edasıyla kendi ülkelerinde yaka paça rehin alındığı bir dönemi yaşıyoruz. Onurlu bir mücadele veren Küba halkına yaşatılanlara bakın; ABD denilen dünyanın en büyük terör devleti, uluslararası tüm kuralları ayaklar altına alarak, egemen Küba Devletinin tüm enerji ihtiyacına engel oluyor. Gözümüzün önünde oluyor bütün bunlar. İran’da bir okulu bombalayıp yüzlerce kız öğrenciyi öldürmekte de tereddüt etmiyorlar üstelik.
Böylesi bir süreçte yumuşak konuşmalar yapmanın zamanı değil diyenlerin gürültüsü, henüz filmi izlemediyseniz, yönetmene önyargı ile bakmanıza neden olabilir. Ancak film, daha ilk dakikasından itibaren sizi içine çekmeyi başarır. Başarılı bir sahne performansı, herkesin yoğun ilgisi ve tezahüratı arasında, oyunla değil de kendi telefonuyla ilgilenen biri göze çarpar. Bir hükümet yetkilisi olduğunu öğrendiğimiz bu kişinin, birlikte fotoğraf çekilme isteğini geri çevirir Derya. Filmin ilk düğüm noktası burada atılır zaten. Ve olaylar peşi sıra birbirini takip eder.
Evlerine gelen sarı zarflarla birlikte, hayatlarının alt üst olacağına dair işaretleri, Aziz ve Derya’nın çalıştıkları kurumun yöneticileri tarafından uyarılmaları izler. Artık Derya Tiyatrodaki sahnesine giremez. Aziz Üniversitedeki odasında, bilgisayar şifresinin bloke edildiğini anlar. Bilgisayarına giremeyen Aziz’in odasında eşyaları toplanır.
Bu, görünmeyen devlet şiddetinin elidir işte. Müesses nizamın dışına çıkan her kişi, kulağı çekilmesi gereken kişilerdir. Bu kulak çekme işi, onları işlerinden etmekle kalmaz, toplumsal anlamda her şeyden izole edilmesiyle devam eder. Kızları Ezgi’nin özel okuldan devlet okuluna alınması, Ankara’dan İstanbul’a, annelerinin yanına taşınmaları, hepsi kulak çekme işleminin yansımalarıdır. Bir konfor alanı olarak tarifleyebileceğimiz evlerini kaybetmişlerdir. Bir mekanın, bir yerin asli unsuru olmanın anlamı burada ifadesini bulur. Artık kendilerine ait bir evleri yoktur. Bir evde misafir olarak yaşamanın yorgunluğu çarpar yüzlerine. Aziz‘in çalışma odası yoktur artık. Mutfakta, küçük bir kahvaltı masasında çalışmak zorunda olmak, bize şunu da hatırlatır: Her iş çıkışı yorgun argın geldiğimiz evlerimiz, bizim konfor alanlarımızdır aslında. Bizi biz yapan, yorgunluğumuzun alındığı, dinlenebildiğimiz, kendimiz olabildiğimiz kutsal mekanlarımızdır. Bunu kaybettiğimiz vakit, değil sadece bir mekandan olmak; huzurumuzdan, sevincimizden ve de özgürlüğümüzden oluruz. Devlet eliyle sürüklenilen bir şiddettir bu, görünmez bir şiddet.
Ve herkesin dikkatini, Hamburg’un İstanbul, Berlin’in de Ankara olarak tasvir edilmesi çeker. Yönetmen burada baskının sadece bir coğrafyaya ait olmadığını; dünyanın farklı yerlerinde, farklı şekillerde karşımıza çıktığını anlatır. Bu, Türkiye’de sırf „barış“ imzacısı olduğu için işinden atılan üniversite hocaları olur kimi zaman; kimi zaman da, Almanya’da sırf göçmen olduğu için ayrımcılığa uğrayan farklı kimliklerden insanlar olur. Vatandaş hukukuna tabi tutulmaz, göçmenliğinizden kaynaklı ayrı bir yasal mevzuata maruz kalırsınız. Devletin görünmez şiddeti her yerdedir. Kimi zaman Amerika’da George Floyd’un boynuna basıp öldürecek kadar gaddar, kimi zaman bir göçmenin evine sarı bir zarf gönderecek kadar da inceltilmiş, naif, resmi bir devlet şiddeti…
Aziz’in kayınbiraderiyle olan iletişimi de, ustaca verilmiş bir mesajdır. Devletin tüm şiddeti yetmiyormuş gibi, birine muhtaç olmanın ezikliği de ustaca verilir. Aziz kendini, onun yardımına muhtaç hissettiği için, Cuma namazı kılmak zorunda bile kalır. İnsanın devlet tarafından susturulmak istenmesinin yanında, onu başkalarının yardımına koşullamak da başlı başına baskı politikasının bir parçasıdır. Bu koşullanma, Aziz’i uyum çabası içine sokar. Şimdiye kadar hiç yapmadığı, hiç düşünmediği gibi hareket etmeye zorlanır. Daha doğrusu, kendisini buna zorlar. Bilinçaltı, böyle davranmadığı vakit, kendisine yardım edilmeyeceğini düşünür. Keza, Derya da, aynı yönelim içindedir. Şimdiye kadar seküler bir hayatın taşıyıcısı konumunda olan Derya, oruç tutmaya başlamıştır. Kendisini, abisine benzemek zorunda hissetmiştir. Devlet şiddeti kimi vakit, insanı yapmak istemedikleriyle baş başa bırakır.
Derya’nın abi’si, bir dükkanı olan, devlet erkanıyla ilişkileri iyi, muhafazakar biri olarak göze çarpar. Sadece bu da değil, yemek masasında, tartışmaya neden olan arsa konusu ile birlikte şu da verilmiş olur: Derya’nın abisi, empati yapmayan, bir insanın çektiği zorluğu anlamaktan aciz, yardım ettiği insana gizliden gizliye tahakküm kurmaya çabalayan ve sadece kendisini düşünen bir karakterdir. Kardeşi ve Aziz ile her konuşması, bir tahakküm kurma, alaya alma ve onları aşağı görme temsilidir.
Film, her karesi konuşulmaya değer anlarla doludur. Yemek masası, iktidar aygıtının dayattığı bir paradigma temsili de görülebilir. Paradigma koyucu Derya’nın abisi; paradigmaya uymak zorunda olanlar da Derya ve Aziz’dir. Bu paradigmanın kendisi, kişiyi yok sayan, devleti yücelten bir güçtür. Herkes, buna göre davranmalı, buna göre hizalanmalıdır. Öyle ki Derya ve Aziz’in her ikircikli tutumu, paradigmanın dışına çıkıp çıkmama tedirginliğinden doğar. İnsan yokluk içindeyken bu görünmez şiddetin, bu boğucu paradigmanın gölgesini ensesinde daha da fazla hisseder; hele de muhalif ise… Bu boğucu paradigma, demokrasinin askıya alındığı, kişi hak ve özgürlüklerinin kadükleştirildiği, her şeyin “güvenlik” parantezinde tutulduğu bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, hakkını arayan işçinin yüzüne inen bir cop, depremde hayatını kaybedenlerin yakınlarıyla alay ediyormuşcasına verilen bir tahliye kararı ya da bazen doğanın katledilmesine izin vermeyen dürüst bir bürokratın hapishaneye koyulması olarak tezahür edebilir.
Devletin sopası, ekran başında takım elbiseli birileri tarafından “burası bir hukuk devletidir” şeklinde sırtımıza sırtımıza vurulur. Ve bazen muhalif olmanın cezası, imza atmanın ağırlığı, tüm hayatımızı tarumar eder.
Ama son kertede umut vardır. Faşist baskı duvarının üzerinde, öyle ya da böyle açacak bir çiçek işaret verir, bu boğucu griliğin karşısında doğacak masmavi bir gökyüzü göz kırpar.
Yeter ki, ustanın da söylediği gibi; “solmasın sol memenin altındaki cevahir”. Elbet bir gün göğe bakacak mavilikler buluruz heybemizde. Elbet bir gün…Elbet bir gün Turgut Uyar’ın dizeleri selamlar bizleri. Ve bizler, kardeş kardeş, umut umut göğe bakmaya devam ederiz:
“…
İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım.
…“
Şafak Doğan Söylesen

