Berlin-Kreuzberg’de yine Irkçılık Karşıtı bir Festival gerçekleşti!

27 Haziran C.tesi günü aşırı sıcaklığa rağmen Irkçılık Karşıtı Festival gayet iyi geçti.
Sıcaklık nedeniyle festivale katılım beklenenden daha az oldu. Yine de festivale katılanların sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. Akşam saatlerinde katılım giderek artı. Şeşitli siyasi gruplar bilgilendirme stantlarını kurdular ve ilgilenenleri ağırladılar. Atölye düzenleyicileri de sunumlarını yapmak üzere hazır bulundular ve kimi ilgililerle sohbetler ettiler.
Çocuk programı gerçekleştirildi. Çeşitli şekillerde serinleme imkânları sunuldu.
“Militarizm ve Irkçılık” konulu panel sahnede gerçekleşti ve festival alanının her noktasında dinlenildi.
Saat 17’den itibaren enternasyonal müzik programı ve DJ’lerin sunduğu dans müziği saat 22:00’ye kadar devam etti.
Festival sonrası Cafe Bavul ve MigrAction’den oluşan ekibinin yaptığı açıklamayı, Festivalin içeriğini, hangi potansiyel ve özveriye dayanarak gerçekleştiğini çok iyi özetliyor olması nedeniyle olduğu gibi aktarmayı yerinde buluyoruz:
‘Dayanışmayı büyütmek, sesimizi birleştirmek ve ırkçılığa karşı ortak bir duruş sergilemek için bir araya geldik. Hiç bir karşılık beklemeden bu güzelliğin ortaya çıkmasını sağlayan, alanın hazırlanmasına emek veren, stand açan, ırkçılığın ortadan kaldırılması için yapılması gerekenler konusunda atölyeler düzenleyen, Panele katılan, Müzik ve sanatlarıyla Festivalimizi renklendiren değerli sanatçılarımız, çocuklarımızı eğlendirirken düşündüren eğitimcilerimiz, her an hazırda bulunan değerli sağlıkçılarımız, festivalin bitiminde herhangi bir seyirci gibi davranmayıp, büyük bir gayretle alanın toparlanmasını sağlayan kısaca festivalin her alanında emek veren tüm arkadaşlarımız, maddi manevi dayanışmada bulunan, bütün katılımcılar iyiki varız. Birlikte başarıyoruz! Irkçılığa karşı barikat oluşturanlara selam olsun!’

Festivalin içeriğini en belirgin bir şekilde seslendiren ‘Militarizm ve Irkçılık’ başlıklı paneli ise moderasyonunu yapan Çağrı’nın kaleme aldığı özetle aşağıda aktarmak istiyoruz.
Garip Bali/Berlin
…………………………………………………………………….
“Militarizm ve Irkçılık” Panelinin Özeti
Irkçılığa Karşı Festival kapsamında düzenlenen panelde festival organizasyonundan Çagrı Kahveci, arastımacı, aktivist Bafta Sarbo, Migrantifa´dan Bell ve Berlin Silah Üretimine Karşı İttifaki`ndan Milla ile militarizm, ırkçılık ve otoriterleşme arasındaki ilişkileri ele aldi. Tartışmanın merkezinde, günümüzde hız kazanan silahlanma politikaları, göç politikalarının sertleştirilmesi, otoriter sağın yükselişi ve faşizan eğilimlerin birbirinden bağımsız süreçler mi olduğu, yoksa ortak bir siyasal dönüşümün parçalarını mı oluşturduğu sorusu yer aldı.

Panel boyunca Almanya’nın yeniden silahlanma politikası eleştirel bir bakışla değerlendirildi. Konuşmacılar, Bundeswehr’e (Alman ordusu) ayrılan milyarlarca avroluk bütçenin sosyal altyapı, eğitim, kültür ve diğer kamusal hizmetler pahasına gerçekleştiğini vurguladılar. Bu kesintilerden en çok, eğitim, sağlık, barınma ve sosyal hizmetler gibi kamusal hizmetlere erişimi daha hayati olan marjinalleştirilmiş toplumsal kesimler etkilenmektedir. Bu nedenle militarizm yalnızca dış politika meselesi olarak değil, aynı zamanda geniş toplumsal sonuçlar doğuran bir siyasal önceliklendirme olarak değerlendirildi.
Bafta Sarbo, militarizm ile ırkçılığın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladı. Irkçı düşman imgelerinin, silahlanmayı, sınır rejimlerini ve otoriter güvenlik politikalarını toplumsal olarak meşrulaştırmaya hizmet ettiğini belirtti. Bu nedenle militarizm ile ırkçılığın, daha kapsamlı bir toplumsal dönüşüm sürecinin ayrılmaz parçaları olduğu ifade edildi.
Panelin önemli başlıklarından biri de güvenlik kavramı üzerine yürütülen tartışmaydı. Güvenliğin günümüzde ağırlıklı olarak devlet perspektifinden tanımlandığı eleştirildi. Rusya’nın askeri tehdit olarak sunulmasının, silahlanmayı kaçınılmaz gösteren bir söylem ürettiği dile getirildi. Buna karşılık konuşmacılar, güvenliğin temelde devletin güvenliğiyle sınırlı olmaması gerektiğini; sosyal güvenliği, ayrımcılıktan korunmayı, yoksulluk ve şiddetten uzak bir yaşamı da kapsayan daha geniş bir güvenlik anlayışının benimsenmesini savundular. Tartışmanın temel sorusu ise şu oldu: Aslında kimin güvenliği nasıl korunuyor?
Almanya’nın dış politikası da tartışmalı başlıklardan biriydi. Almanya’nın İsrail’e yaptığı silah sevkiyatları ve Gazze savaşındaki rolü sert biçimde eleştirildi. Aynı zamanda Filistin’le dayanışmanın ve özellikle Filistin yanlısı gösterilerin kriminalize edildiği, polis şiddetiyle bastırılmaya ve susturulmaya çalışıldığı vurgulandı. Bu bağlamda Bafta Sarbo ve Bell, sol ve anti-emperyalist hareketlere yönelik baskıların arttığını belirterek, bunu devletin otoriter dönüşümünün bir parçası olarak değerlendirdiler.
Bunun yanı sıra militarizmin toplumsal yaşamda giderek normalleştirilmesi de ele alındı. Bundeswehr’in okullardaki görünürlüğünün artması, Bundeswehr için oluşturulan 100 milyar avroluk özel fonun siyasal olarak meşrulaştırılması ve milliyetçilik ve vatanseverlik temelli yürütülen resmi devlet politikaları bu sürecin örnekleri olarak gösterildi. Konuşmacılar, bu gelişmeleri devletin askeri ve milliyetçi değerleri toplumsal yaşamın merkezine yerleştirme çabasının göstergesi olarak yorumladılar.
Berlin Silah Üretimine Karşı İttifakı’ndan Milla ise özellikle “silahlanma Keynesçiliği” (Rüstungskeynesianismus) olarak adlandırılan yaklaşıma yönelik eleştirileriyle öne çıktı. Milla, başta IG Metall olmak üzere bazı sendikaların istihdamın korunması gerekçesiyle silah sanayisini desteklediğini ve böylece mevcut militarist politikaları dolaylı olarak meşrulaştırdığını ifade etti. Ona göre bu yaklaşım, sanayinin demokratik, sosyal ve ekolojik dönüşümünün önünde önemli bir engel oluşturuyor. Devlet eliyle kamu kaynaklarını seferber ederek yürütülen bir sanayileşme politikası alternatifsiz değil. Bunun ötesinde, hatta silah üretiminin sivil üretime dönüştürülmesi (Rüstungskonversion) önemli bir adım. Örneğin Wedding’deki Rheinmetall fabrikasında işçiler silah yerine toplumun ihtiyaç duyduğu ısı pompaları gibi ürünlerin üretilebileceğini belirtiyorlar. Böyle bir dönüşümün aynı zamanda işçilerin üretim süreçlerine demokratik biçimde katılımını ve karar alma mekanizmalarında söz sahibi olmasını da güçlendirecektir.
Panel, mücadele perspektiflerinin tartışılmasıyla sona erdi. Konuşmacılar, ırkçılık-karşıtı, antimilitarist, kapitalizm karşıtı sendikal ve toplumsal hareketlerin daha güçlü bir şekilde ortaklaşması gerektiğini ifade ettiler. Milla, özellikle Rheinmetall’e ve silah sanayisine karşı düzenlenen eylem günleri ile kitlesel gösterilerin önemine dikkat çekerek, savaş ekonomisine ve militarizme karşı yürütülen mücadeleye aktif katılım çağrısında bulundu.
Zusammenfassung des Panels „Militarisierung und Rassismus“
Im Rahmen des Festivals gegen Rassismus diskutierten Bafta Sarbo, Bell (Migrantifa) und Milla vom Berliner Bündnis gegen Waffenproduktion über die Zusammenhänge von Militarisierung, Rassismus und autoritären Entwicklungen. Im Mittelpunkt stand die Frage, ob die derzeitige Aufrüstung, die Verschärfung der Migrationspolitik sowie der gesellschaftliche Rechtsruck beziehungsweise faschistische Tendenzen getrennte Entwicklungen sind oder Ausdruck eines gemeinsamen politischen Wandels.
Im Verlauf der Diskussion wurde die deutsche Aufrüstungspolitik kritisch eingeordnet. Die Panelist*innen argumentierten, dass die milliardenschweren Investitionen in die Bundeswehr zulasten sozialer Infrastruktur, Bildung, Kultur und anderer öffentlicher Aufgaben gingen. Besonders betroffen seien marginalisierte Gruppen mit präkeren Status (dazu gehören viele Menschen mit Migraitonshintergrund und rassizifierte Gruppen), die ohnehin stärker auf staatliche Unterstützung angewiesen seien. Militarisierung wurde daher nicht nur als außenpolitisches Projekt verstanden, sondern als politische Prioritätensetzung mit weitreichenden sozialen Folgen.
Bafta Sarbo betonte in diesem Zusammenhang, dass Militarisierung und Rassismus nicht getrennt voneinander betrachtet werden könnten. Rassistische Feindbilder trügen dazu bei, Aufrüstung, Grenzregime und autoritäre Sicherheitspolitik gesellschaftlich zu legitimieren. Militarisierung und Rassismus seien daher Teil eines umfassenderen gesellschaftlichen Umbaus.
Einen weiteren Schwerpunkt bildete die Debatte um den Sicherheitsbegriff. Mehrfach wurde kritisiert, dass Sicherheit gegenwärtig vor allem aus der Perspektive des Staates gedacht werde. Der Verweis auf Russland als militärische Bedrohung diene dazu, Aufrüstung als alternativlos erscheinen zu lassen. Demgegenüber plädierten die Panelist*innen für einen anderen Sicherheitsbegriff, der soziale Sicherheit, Schutz vor Diskriminierung sowie ein Leben frei von Armut und Gewalt stärker in den Mittelpunkt stellt. Die leitende Frage lautete dabei: Wessen Sicherheit wird eigentlich geschützt?
Auch die deutsche Außenpolitik wurde kontrovers diskutiert. Kritisiert wurden die deutschen Waffenlieferungen an Israel sowie die Rolle Deutschlands im Krieg in Gaza. Zugleich wurde darauf hingewiesen, dass Solidarität mit Palästina sowie insbesondere pro-palästinensische Demonstrationen kriminalisiert und mit polizeilicher Gewalt beantwortet würden. In diesem Zusammenhang verwiesen Bafta Sarbo und Bell auf die zunehmende Repression gegenüber linken und antiimperialistischen Bewegungen und ordneten diese Entwicklung in einen breiteren autoritären Staatsumbau ein.
Darüber hinaus wurde die gesellschaftliche Normalisierung von Militarisierung thematisiert. Genannt wurden unter anderem die zunehmende Präsenz der Bundeswehr an Schulen, die politische Legitimation des 100-Milliarden-Euro-Sondervermögens für die Bundeswehr sowie Debatten über Nationalismus und Patriotismus. Mehrere Beiträge interpretierten diese Entwicklungen als Ausdruck eines Staates, der militärische und nationale Leitbilder zunehmend gesellschaftlich verankere.
Einen weiteren Schwerpunkt setzte Milla vom Berliner Bündnis gegen Waffenproduktion mit ihrer Kritik am sogenannten Rüstungskeynesianismus. Sie argumentierte, dass insbesondere die IG Metall die Rüstungsindustrie häufig mit dem Hinweis auf den Erhalt von Arbeitsplätzen, dadurch die gegenwärtige Militarisierung mittrage. Diese Argumentation verhindere jedoch eine demokratische und sozial-ökologische Transformation. Als Alternative verwies sie auf Konzepte der Rüstungskonversion: Statt Waffen könnten beispielsweise im Rheinmetall-Werk im Wedding gesellschaftlich notwendige Produkte wie Wärmepumpen hergestellt werden. Eine solche Umstellung eröffne zugleich neue Möglichkeiten demokratischer Mitbestimmung der Beschäftigten über Produktion und Arbeitsprozesse.
Abschließend richtete sich der Blick auf Handlungsperspektiven. Die Panelist*innen warben für eine stärkere Vernetzung antirassistischer, antimilitaristischer, gewerkschaftlicher und sozialer Bewegungen. Milla hob in diesem Zusammenhang die Bedeutung der Proteste gegen Rheinmetall und die Rüstungsindustrie hervor und rief dazu auf, sich an den Aktionstagen und Demonstrationen gegen Kriegswirtschaft und Aufrüstung zu beteiligen.
Çağrı Kahveci /Berlin

